Sayfalar

5 Eylül 2013 Perşembe

Çalıkuşu Uyarlaması

Herhalde bloğuna senede bir yazıdan fazlasını yazmayan tek blogger benimdir :)
Aslında ben de anlam veremiyorum bu duruma. Oysa ki hep yazasım var ama bir türlü sırası gelmiyor ya da paylaşasım kaçıyor olabilir.
Şimdi bir durum var ki, susamadım, sesimi duyun istedim.
 
Artık yeni dizilerin teaserlarını görmeye başladığımız bir dönemdeyiz. Ben TV izlemediğim için bunlarla belli sitelerde karşılaşıyor, haberdar oluyorum.

En son Çalıkuşu'nun teaserını gördüm.
 
Alıştığımız Aydan Şener'li Kenan Kalav'lı Çalıkuşu'nun Esin Engin imzalı (çokta sevdiğim, kaseti bilem vardı bende bir zamanlar) theme songunu (dinlemek için) duyunca zaten mutlu çocukluğumun renkli hatıralarına daldığım ve o anda dünya bana toz pembe görünmeye başladığı için kim var, kim yok, ne oluyor, ne bitiyor çokta fakına varamadım.
Hayal meyal yapraklar ilişti gözüme, çok sevdiğim az topuklular, rüzgarda dalgalanan uzunca bir etek, koca gövdeli bir çınar, çıplak ayaklarıyla ağaca tırmanmaya çalışan güzel bir kadın... ve bıyıklı, babayiğit bir adam 
 
veeeeeeeeeeeeeeeeeeee
 
Klink!!!! (jeton)
 
Durdurdurduuuuurrrr!!! diye bir ses çınladı sonra kulaklarımda (kendi sesim oluyor). Tekrar açtım.
Aman da ne göreyim!!! O adam neyin nesi?! Bizim sap sarışın, yeşil gözlü, narin vücutlu, beti benzi her daim kağıt gibi bembeyaz, İstanbul beyefendisi Kâmran'ımız olmuş mu size babayiğit mi babayiğit, kaslı mı kaslı, her tarafından kan can fışkıran, üstelikte kapkara, aşiret ağası kılıklı Burak Özçivit!! Bunu hangi aklı evvel düşündü.
Teaserın kalitesine filan bakınca bayağı emek var, bayağı uzun soluklu düşünülmüşte çıkılmış yola. Zaten Çağan Irmak'lar filan, belli düşünce güzel, güzel de anam alıp hiç mi okumadınız şu kitabı bir kere yaw. Bazı yerlerde (sözlük, blog, gazete vs.) Kenan Kalav'a benzetmeye çalışmışlar denilmiş. Karaktere uygunluk bakımından Kalav'ı öper başıma koyarım. Burak nerde Kalav nerde Allah aşkına?! Hadi renge takılmayalım, bari şöyle kibarcık, asil duruşlu birini bulaydınız.

İnşallah Burak öyle güzel oynar, öyle güzel oynar ki beni utandırır, hiç sırıtmaz rolde, aklımıza kazınacak bir performans sergiler, bundan sonra Kâmran diye anılır hep, ama sanmıyorum, o ışığı pek göremiyorum onda... Burak olmamışta Fahriye olmuş mu?  Eeeeeh fena değil. Daha iyisi aklıma gelmiyor ama Fahriye insana pek çıtı pıtı havası vermiyor. Buna takıldım. Oysa ki Feride nereye giderse gitsin "çocuk" muamelesi görüyor bu yüzden.
 
Kadroda Müjgân yok. Ne büyük eksiklik diye yakınanların yanında saf tutsam da ben aslında bu ilk sezonu en azından yarısını baştaki bölümlere ayıracaklarını varsayıyorum. Haliyle oralarda henüz Müjgân'ın iştirakinin gerekmediğini düşünüyorum. Amma ve lakin teaserların birinde salıncak hadisesi canlandırılıyor (ne olur ya orayı çok güzel, çok romantik çeksinler). Eğer bu hadise hemen gerçekleşecekse, ki bu Müjgân'ın Kâmran'a Feride'nin kendisini sevdiğini söylemesinin akabinde gerçekleşen bir hadisedir, Müjgân'sız olmaz kuzum. Bu gariplerin aşkının mimarı Müjgân. Yoksam ne Feride açılırdı Kâmran'a en başında, ne de salak Kâmran hatıra defterini zamanında okurdu.
 
Veee.. Kâmran'ın süreklilik göstermediği bir hikaye bu. Bunu ne yapacaklar. Saçma sapan gereksiz sahneler eklemeseler de hikayenin duruluğuna zeval getirmeseler bari.
 
Velhasıl, anlaşılacağı üzere ben bu dizinin olmasını istiyorum, güzel yapsınlar da izleyelim istiyorum, her halükarda ilk 2 bölümünü izlerim zaten. Leyla ile Mecnun'dan boşalan (ah yanarım yanarım) bir dizi hakkımı doldurmam lazım :) bir de romantikliğim üzerimde bu sıralar, şöyle bol acılı, gururlu, kavuşamamalı bir şeyler işe yarar sanırım.  

Yalnız, Allah aşkına o ne öyle "yeni başlayanlar için sabır mabır dersi"
Kredisini de verseydiniz de bari millet ona göre seçerdi

13 Ekim 2012 Cumartesi

Home Sweet Home


Şu anda canım burnumda resmen. Doğum yapmayı bekleyen sancılı kadın gibiyim. Kış mevsimin, ben geliyorum diye sinyal verdiği bu zamanda tadilata kalkıştık. Öyle ufak tefek bir şey de değil. Evin bir tek duvarları yerinde kalacak desem yalan olur. Kocaman balkonumun 3/2’sini de odalara katacağız. Kombi ve tabii ki kalorifer petekleri takılacak. Oysaki ne çok memnundum doğalgaz sobamdan L Sonracığıma banyo ve mutfak yeniden yapılacak. Taban döşemesi değişecek. Kapılar, pencereler, badana, boya derken Novella nerden bakılsa 1 ay evsiz kalacak.

Bir yandan seviniyorum. Evim çok eski idi ve nereye dokunsam bir abukluk görüp sinir oluyordum. Deliler gibi temizlik yapmama rağmen hiç belli olmuyordu, kahroluyordum. Şimdi yepisyeni bir eve kavuşacağım. Bu sıkıntıların tek artısı bu olacak sanırım. Ama eksilere hiç geçmeyeyim. İçinde oturulan bir eve bu çapta bir yenilik yapmak büyük büyük eksiler barındırıyor bünyesinde. Mesela birçok eşyamı attım ve birkaç parça daha atılacak. Kalanları paketliyorum ama her yerde iş yapılacağı için nereye koyacağımı bilemiyorum. Bunlar yetmezmiş gibi kendime bavul hazırlıyorum. Tam da mevsim değişiyor bavula koyacaklarım konusunda profesyonel desteğe ihtiyaç duyacak kadar kafayı yedim artık. Ben ki bir haftalık tatil için bile kocaman bavul hazırlayan bir insanım. Her ihtimali göz önüne alıp hareket ederim. Ya yağmur yağarsa, ya hava birden soğursa, ya çok sıcak olursa, gibi milyonlarca cümlecik kafamda dönüyor.

Anneme dert yana yana kadını da paranoyak yaptım. Halini hatrını sormak için bile arasam telefona stresle cevap verir oldu. Bir de onun psikolojisiyle uğraşıyorum J

Bir de bunun sonrasında yerleşmesi var…

14 Eylül 2011 Çarşamba

Has Dizisin My Girl

Düzene uymayan, isyankâr bir tarafım vardır benim. Bu yüzdendir; herkesin üzerinde ittifak ettiği şeyleri önce sorgulayıp sonra kabul etmem. Bu yüzdendir; senelerdir Kore filmleri sevmeme ve izlememe rağmen hala herkesin en başta izlediği filmleri izlememiş olmam. Ne var ki isyankâr tarafım her zaman güçlü olan tarafım değildir. Bu sıralar nedenini bilmediğim bir şekilde herkes tarafından sevilen filmleri izliyorum, sorgulamadan…


Evet, belki de her Koresever tarafından izlenmiş olan bir dizi vardır My Girl adında. İzlememiş olanlar okuyorsa, aslında bu yazı onları tatmin edecek bir yazı mıdır tartışılır. Takip listemdeki blogların hangisine başvurursanız vurun bu diziyle ilgili tatmin edici bir yazı muhakkak bulacaksınız. Ben herkesin izlediğini varsayarak yazıyorum bu yazımı. Madem herkesin izlediğini biliyorsun niye yazıyorsun be kuzum diyenler varsa - bilesiniz ki; dünya üzerinde söylenecek ne varsa hâlihazırda söylenmiştir ama daha önce kimse benden dinlemedi bunları. Buyurun o halde bence bir tahlil:

8 Eylül 2011 Perşembe

Fonda Müzik Eksik

Şu an oturmuş notebookumun başında yazıp yazıp siliyorum. Nedir bu bendeki hal hala çözemedim yahu. İçimden geldiği gibi yazmayalı çok zaman oldu. Yazmaya yazmaya yazmayı unutmuşum. Bir şey yazarım intihal olur korkusuyla kendi düşüncelerime bile dipnot koyasım geliyor. Ben bunu nerde okudum, nerde gördüm diye düşünür olmuşum resmen. Bu masterın bana kattıklarının yanında benden götürdükleri de varmış anlamış oldum böylece.

Neeeeyyyyysssseeeee… Şimdi başka bir konudan bahsedeceğim.

Birkaç haftadır kendimi evime kapattım. Sebep: Tezim için okumalarımı yapmak. Realite: Notebookumun başında dizi&film izlemek. Tercihlerim genelde Uzakdoğu yapımlarında yana. Yani aslına bakarsanız, Çinceye tahammülüm olmadığı ve Japonların mat, karanlık sahneleri içimi daralttığı için Kore yapımlarından yana. Ha bu Kore sevdası zaten yeni değil. 2 senedir (BOF ile başlayan bir sevda) mevcut idi bende zaten. Şimdi bilenler bilir; BOF izleyip Koresever olmamak mümkün müdür Allah aşkına? Ayy, ne zaman bundan bahsetsem onlarla ilk karşılaştığım anı hatırlar gülerim. Şöyle ki; arkadaşımla dışarıda buluşmuştuk. O da meğer BOF’a sarmış, durmadan eve gidelim diyor. E bir şekilde ikna etti beni. Eve girdik ceketini bile çıkarmadan PC başına koştu. Bilenler bilir hani şu Ji Hoo, Jan Di’yi süt mü gazete mi dağıtırken alıyor da arena gibi bir yerde konuşuyorlar ya 11. bölüm filan herhalde, o sahne işte. Ben PC’ye bir döndüm aman ne göreyim Jan Di! “Bu ne çirkin bir kız böyle” diye çığlık attım ki sormayın gitsin. Peşinden turuncu saçlarıyla Ji Hoo’yu görünce, bir töööbbbeeeee çektim valla. Yani Kore’yi Japonya’da bir şehir filan sanacak kadar az değildir dünya coğrafyasıyla hukukum ama olimpiyatlardaki formalı atletlerin dışında ilk kez Kore’nin o stylish adamlarını görüyordum, haklıydım kendimce. Neyse bu da bir anekdot olarak yerini alsın da konumuza geçelim.

Haftalardır diziyle yatıp filmle kalktığım için, bir düşüncedir aldı gitti beni. Aslında bu düşünce yeni değil benim henüz kanıtlanmamış tezimdi. Bu kadar yoğun bir temasa girince fiksiyonla, kendileri canlanıverdi ve bu sefer üzerinde daha yoğun düşünmeye başlamama neden oldu. (E bunlarla uğraşmaktan gerçek tezimle uğraşacak vakit mi kalır.)

Nedir bu beni bunca zahmete sokan şey?